Irmak'la çalıştığı atölyede buluşuyoruz. Üniversitede ders veren sanatçıya, yaratıcı pratiklerini ve akademik yaklaşımını soruyoruz. Doyurucu bir sohbet bizi bekliyor. 


Ders vermeyi seviyor musun? Nelere dikkat ediyorsun?
Seviyorum tabii ki. Öğrencilerimi sadece iyi çizim yapabilen sanatçılar olarak değil, aynı zamanda dış dünyaya da açık, mezun olduktan sonra onları sanat yaşamları boyunca bekleyen yeni deneyimlere de hazır bir şekilde görmek istiyorum. Özellikle bunun üzerinde duruyoruz.

Öğretmenliğin sana nasıl bir faydası oluyor?
Öğrencilerimin hepsi çok yetenekli birer sanatçı veya tasarımcı. Birbirimizi tanıdığımız bir diyalog inşa ediyoruz. Onların bireysel eğilimlerini ve ilgi alanlarını tespit edip severek üretecekleri projelere yönlendirmek önceliğim. Süreci ve kaydettikleri aşamaları gözlemlemek de bir o kadar gururlandırıcı. Öte yandan onlarla buluşmak beni ruhen çok dinamik tutuyor. Zira verdiğim dersler olmasa oldukça içe dönük bir kişiliğim var. Tek başıma kaldığımda dışarı çıkmadan ve insanlarla görüşmeden uzun süre üretmeye devam edebiliyorum.

Alanını sorsak bize nasıl cevap veririsin?
Bu konuda uzun süre ben de tam olarak ne diyeceğimi bilemedim, sıfatlar nereden baksanız sorunlu oluyor. Eskiden “ressam” kimliğini biraz sınırlayıcı buluyor, kendimi disiplinlerarası ya da görsel sanatçı olarak tanımlıyordum. Sonra seramik heykellerimin bile resme dönüştüğünü farkettim, üstelik bir seramik sanatçısının teknik iddiasına da sahip olmadığım için kendime ressam demeyi daha uygun buluyorum.Ressam sürekli resim yapan kişi olmak zorunda değil, ressam gibi düşünen kişi belki de. Bir fikir veya metinden hareketle yola çıkmanın yanı sıra plastik kaygılar benim için öncelikli yani tipik bir ressam gibi düşünüyorum, yarattığım görüntü önemli. Bağ kurduğum şey o, görüntünün kendisi.

Teknik kabiliyete sahip olmadan sence sanatçı olunabilir mi?
Kullanacağınız teknik yalnızca bir araç, fotoğraf çekebilmek, çizim yapabilmek, bir yazılımı kullanabilmek tüm bunlar öğrenilebilecek şeyler, hepsi birer teknik. Bu teknik becerilere sahip olmak bizleri sanatçı yapmaz. Özdeşleştiğimiz dertleri aktarabilmek, özgünlük ve yaratıcı fikir de bir o kadar mühim. Okullarda tüm teknikler demo olarak sunuluyor, bunun devamını getirmek kişinin kendisine bağlı, ısrar ettiğiniz alanda tekniğiniz gelişir. Ben teknik gelişimde en çok bireysel deneylerin ve hata yapma cesaretinin önemli olduğunu düşünüyorum.
Özgünlük ise, içselleştirebildiklerin, arayışların ve kendini tanımakla ilgili. Kendi içinde  bulmadığın bir şeyi dışarı aktaramazsın. Herkesin inebileceği bir algı düzeyi olduğunu düşünmüyorum, içselleşebilenler nadir, hassasiyet feragat istiyor. Gerçek bir sanat eserine baktığımızda içimizi ürperten şey de tam olarak o; eşsiz, benzersiz ama formülsüz bir aktarım. Bu aktarımın başarısı da bence içselleştirmek ile ilgili.

İçeriğin senin için öncelik olmadığını söyledin. Ancak işlerin muhakkak bir şeyler anlatıyor. Karşı tarafa geçirmek istediğin duygu nedir?
İşlerim çoğunlukla  beden politikaları, kadın bedenine atfedilen tanımlar, ve organların bireysel temsilleri üzerine. İşlerimde imge olarak çoğunlukla meme var, ben buna bilinçli olarak yönlenmedim. Yüksek lisans tezi ile beraber psikoloji okuyordum, Ödip- Anti Ödip, anne-çocuk ilişkisindeki çıkmazlar derken yıllardır bunu çalıştığımı fark ettim. Çizimlerimde, heykellerimde meme imgesinin farklı kurgularda beni takip ettiğini gördüm. Ancak bu durum içgüdüsel olarak gelişti, yıllar sonra bunun bir ameliyat travmasına bağlamlandığını keşfettik bir arkadaşımla. Aslında araştırmalar ve yönleniş de bilinçdışsal olarak kendinizde çözmeye çalıştığınız şeyler üzerinden şekilleniyor. Zihin öyle profesyonel ki, yıllar yılı bunu sadece teorik bir araştırmanın parçası olarak yaptığıma ikna olmuştum, kendi yaşadıklarımın üstünü örtmüşüm, aslında benim derdim varmış bedenimle ve bedenlerle.

Peki kadın bedeni üzerinde çalışmaya devam edecek misin?
Bu nerede biteceğini bilmediğim bir süreç, içselleştirdiğim meseleler hakkında görüntüler aklıma geliyor. Ben onları var edene kadar oradalar. Bu nedenle fikirlerimin nihayete varması benim için bir rahatlık. Üretme ihtiyacım buradan geliyor; aklımdan çıkmaları için onları görmem gerekiyor.Üretme sürecindeyken hayal ettiğim şeylerin görünürleşmesi, hatta bazen hayalimden bile iyi görünmelerine çok heyecanlanıyorum. Hayatta beni en mutlu eden şey bu. Odipus’un Doğum Günü Pastası ile çok anıldım fakat farklı konularda işler de üretiyorum. Teknik arayışlar ve deneyler sürekli devam ediyor, her şeyi birbirine yapıştırıp, şunu buna karıştırıyorum, geleneksel teknik kuralları bozmaktan, beklenmedik bir şey bulmaktan mutlu oluyorum. Hayata yalnızca Türkiye olarak bakmıyorum, sanat başka yerlerde de karşılık buluyor, bunu bizzat deneyimlemiş olmak benim için ümit verici. Örneğin son olarak bir heykelim (Odipus’un Doğum Günü Pastası) Almanya’da bir müzenin kalıcı koleksiyonuna eklendi. Bu benim için şahane bir motivasyon oldu. İyi ve deneyimli bir savaşçı olduğumu düşünüyorum. İyi ki; birbirimizden güç bulduğumuz, üreten, ışık saçan, bir sürü güzel insan tanıyorum...